potansiyelin peşinde
Bazen eski bir yapı görürsün.
İlk gören gözlerin değildir aslında.
Zihnin çoktan işe koyulmuştur.
“Şu duvar açılır… Veranda buraya gelir… Bahçeye birkaç ağaç… Üst kat çalışma odası olur… Sabah ışığı buradan girer…”
Henüz içeri girmeden yaşamaya başlamışsındır.
Çünkü bazı yapılar, olduklarından çok olabilecekleriyle ilgini çeker.
Sonra biraz geri çekilirsin.
Sokağa bakarsın.
Karşı binalara…
Gürültüye…
Manzaraya…
Orada değişmeyecek şeylere.
İşte o anda başka bir soru belirir.
“Ben gerçekten burada yaşamak ister miyim?”
Çünkü güzel bir potansiyel görmek, her zaman iyi bir yaşam vaat etmiyor.
Bazen sadece iyi bir proje vaat ediyor.
Belki dönüştürebilirsin.
Belki çok güzel olur.
Belki başkası için harika bir yer hâline gelir.
Ama bütün bu ihtimallerin arasında sessizce bekleyen başka bir soru daha var:
“Ben ne istiyorum?”
Belki ben ferah bir yerde yaşamak istiyorum.
Manzaraya bakmak…
Rüzgârı hissetmek…
Sabah perdeyi açınca içimin genişlemesini istiyorum.
Belki mesele, bir şeyi dönüştürebilecek olmak değildir.
Belki mesele, dönüştürmek zorunda hissetmeyeceğin bir yere rastlamaktır.
Hayatta da bazen böyle oluyor.
Potansiyeli yüksek insanlar…
Potansiyeli yüksek işler…
Potansiyeli yüksek şehirler…
Hepsini güzelleştirebilirsin.
Ama soru hâlâ aynı kalıyor.
Orada yaşamak ister miyim?
Çünkü bazen en büyük özgürlük, bir şeyi kurtarabilecek güce sahip olmak değil;
onu kurtarmak zorunda hissetmemektir.
Ve belki yetişkinlik, potansiyelin peşinden gitmekten çok, ruhunun gerçekten yaşamak istediği yeri seçebilmektir.