dahil etmek
Bazı rüyalar sabah bitmiyor.
Gözünü açıyorsun, gün başlıyor.
Kahve, yürüyüş, evin küçük işleri…
Her şey yerli yerinde.
Ama içeride bir kapı açık kalıyor.
O kapının ardında büyük bir olay yok aslında.
Daha çok bir his var.
Hani insan bir şeyi ertelediğini sanır da,
sonra onun ertelediği şey değil,
kendi içindeki yumuşaklık olduğunu fark eder ya.
Öyle bir his.
Biraz temas isteği.
Biraz hayata yeniden karışma.
Biraz da “ben bunu saklamak zorunda değilim” rahatlığı.
İnsanın içinde bazı haller var.
Hep güçlü durduğu için unutulan.
Hep toparladığı için sessizleşen.
Hep devam ettiği için kenarda bekleyen.
Ama kaybolmayan.
Sadece “beni de al” diyen.
Ben bunu en çok yürürken anlıyorum.
Bir elim hayatta,
bir elim içimde bir yerde.
Ne tamamen dışarıdayım,
ne tamamen içeride.
İkisi birlikte mümkün.
Bu yeni bir bilgi değil belki.
Ama bazen bilmek yetmiyor.
Bedenin de hatırlaması gerekiyor.
Artık şunu daha iyi anlıyorum:
Yakınlık, hayatı durdurmak zorunda değil.
Bağ kurmak, dünyadan kopmak değil.
Sevdiğin şeyi korumak,
onu saklamak anlamına gelmiyor.
Bazen korumak,
Ve belki de büyümek biraz böyle.
Kendi içindeki küçük, yumuşak, hevesli şeyleri
örtünün altında bırakmadan
günün içine katabilmek.
Kahvenin yanına.
Yürüyüşe.
Bir şarkıya.
Bir bakışa.
Sıradan bir salı gününe.
Çünkü bazı şeyler büyük kararlarla değil,
küçük dahil edişlerle iyileşiyor.
“Bugün sen de gel,” demekle.
Hayata.
Kendine.
Ve biraz da o hafif, çocuksu, kadın haline.